Çocuktum ve o Perşembenin bütün hayatımın en karanlık günü olacağını bilmiyordum.
Diğer her gün gibi sefertasım ve kitaplarım elimde okulun yolunu tutmuştum.
Okulumuz Cağaloğlu semtinde, Çemberli Taş ile Kapalı çarşısının Nuri-Osmaniye kapısı arasında, Birinci İlkokul idi.
Andımızı okumuş ve derse yeni başlamıştık. Sokaktan alışmadığımız düdük sesleri geldi ve sonra derin bir sessizlik başladı.
Öğretmenimiz Seyfettin bey sınıftan çıktı ve biraz sonra üzgün bir yüzle geri geldi, bizlere Atatürk’ün vefat ettiğini bildirdi. Okul Cumhuriyet gazetesine çok yakındı ve vefat haberini oradan almışlardı.
Ben 10 yaşıma yeni basmış bir çocuktum ve kaybımızın gerçek büyüklüğünü kavrayabilecek yaşta değildim. Büyük bir şaşkınlık her yerde hâkimdi.
En büyük değişikliği sessizlik olarak hatırlıyorum. Sanki hayat durmuştu. İnsanların hareketlerinde, yollarını kaybetmişlerin hâli vardı.
Gördüğüm herkes ağlıyordu, biz de ağladık ve olayın büyüklüğünü kavramadan şaşkınlıkla büyüklere uyduk. Ama büyük bir değişikliğin olduğunun da bilincindeydik.
Galiba birkaç gün sonra da bütün diğer okulların yaptığı gibi Dolmabahçe Sarayına giderek Atatürk’ün naaşının önünden geçtik.
Onu ilk görmem kısa bir süre önce, İran Şahı Pehlevi ile üstü açık otomobilde idi. Çok mutlu olmuştum. Şimdi ise bir şeyler eksildiğini seziyordum.
Evimizde de matem vardı, özellikle annem çok sarsılmıştı.
İstiklal savaşı günleri annem için yakın zamanındı ve acılarla dolu günlerin tazeliğini korumaktaydı. Bütün hayatınca da Mehmet Akif Ersoy’un Çanakkale şiirinden birkaç satırı çok zaman tekrar ederdi:
“Sana dar gelmeyecek makberi kimler kazsın?
Gömelim seni gel tarihe desem, sığmazsın!
Herc ü merc ettiğin edvara yetmez o kitap,
Seni ancak ebediyet eder istiap.
…… ”
Keşke benim uzun yıllarımı, Atatürk, ebediyet olmasa da benim kadar yaşasaydı diye hep düşünürüm.
Ve onun, bizim kalbimizde, bütün dünyanın da aklında yaşadığına memnun da olurum. Ruhun şad olsun.